Bu yazıda bahsedilen kişi “tamamen” hayal kaptanı olup gerçek kişilerle zerre alakası yoktur.
Fazla uzatmadan girelim; Galatasaray’da oynarken en yüksek ücreti aldığından, en çok sorumluluk alması gerektiği sezon sakatlık bahanesiyle Behlül ile maç izlemesinden, 10 numarayı sırtlamasından, kaptan olma(ma)sından, çevresindeki fenerli ağabeylerinden hiç bahsetmeyeceğim. Zira bunlara dair yorum da yapmayacağım, hepsi birer durum tespiti olarak kalsın. Öküz altında buzağı da aramayacağım, zira buzağı’nın öküzün değil, tosun’un, hem de çubuklu olanının altında olduğunu anlamayan kalmamıştır artık. Her yeni gün, üzerine koyarak ilerliyor “bu” çubuklu buzağı. Koşar adımlarla ağabeylerini takip ediyor. Onlarla arasındaki farkı kapadıkça ben rahatlıyor, o konuştukça ondan kurtulmanın verdiği dayanılmaz hafifliğin tadını çıkarıyorum. Her konuşması aslında nasıl bir habis olduğunu gözler önüne seriyor. Habis’ten kurtulmak bir yana dursun, yara kapandı kapanacak hale geldi ama “bu” çubuklu buzağımız bu durumdan rahatsız olmuş olacak ki, bugün bir tv kanalına Lefter’in vefatı üzerine konuşmak için bağlanmışken hikmetini bilmediğimiz bir şekilde konuyu ismini, cismini bilmediğimiz bir kulübü “bu” ile sıfatlandırarak başlıyor giydirmeye. Giydiriyor ama hangi kulüp olduğunu açıkça söylemiyor, söyleyemiyor. İsim vermeden işaret sıfatı ile betimledikten sonra itham ediyor yetiştiği kulübü. Sonra mı? sonra herkes öfkeyle, nefretle yanlış yaptığından bahsetmeye başlıyor orada burada. Ben ise ne öfke duyuyorum ne de nefret ediyorum “bu” çubuklu buzağı’dan artık. Ona karşı olan nefretimi, öfkemi çoktan tükettim, sıramı savdım, rahatladım.
Sahi ya; resimdeki “bu” çubuklu buzağı’yı tanıyanınız var mı?
