Garip günler geçip gidiyor bu aralar. Sanki 10 yıl önce olsa onaylayan köpekler gibi tepkisiz kalmayacağımız olaylar patlıyor. Futbolun hem içinde hem dışında. Dışını boşverelim, içinde gördüğüm en saçma şeyler yaşanıyor 3-4 haftadır. Ne idüğü belirsiz Antalyaspor’un, Gençlerbirliği’ne tokatlandıktan sonra üst üste üçüncü beraberliğini aldığı bir haftanın içindeyiz. Bu üç takımın Galatasaray, Trabzonspor ve Orduspor olması durumun vehametini anlatmaya yeter sanırım. “Anadolu’nun yükselişi” değil bu, pozitif futbolun Türkiye sınırları içinde çöküşü. Hiçbir takım için keşke hiç kurulmamış olsaydı dediğim olmamıştı son iki sezona kadar. Şimdi farkediyorum ki olay kulüpler ve organizasyonlar değil, her zamanki gibi bireyler ve detaylar. Turkcell’in “Bu ülkeyi sen mi kurtaracaksın” geyiği çok absürd bir noktaya kaydı, herkes kendi kalça nahiyesini kurtarmanın peşinde. Son yazım Antalyaspor üzerineydi, bunda da Antalyaspor ile başladım, biraz öyle devam edelim. Bireysel gıcığım yüzünden değil, bu ülkede futbol adına yaşanan saçmalıkların çoğunu bünyesinde barındırdığı için.
Nedir Antalyaspor’un amacı, kiminle mücadele etmektir, kime kafa tutmaktır, ne uğrunadır? Yukarılara tırmanmak ve ligin saygı gören takımlarından biri olmak değil, onu net olarak görüyoruz. Son yıllarda ortaya çıkan hedeflerden biri Antalyaspor’un kurumsal kimliğini oluşturuyor artık. Bu hedefi ve anlayışı yazıya dökebileceğimi zannetmiyorum, kesinlikle hissedilmesi lazım. Hastalığın kendisini değil de semptomlarını tarif edeyim;
-Temposu sıfıra yakın oyun anlayışı
-İskeleti ağır çakal oyunculardan kurulu bir takım
-Puan almak için yapılan ve mantık sınırlarını direkten sıyırarak dışarı çıkan hamleler
-Beraberlik saplantısı
-Çirkefliği maç içinde dönem dönem sertçe uygulayıp hakemleri uyandırmak yerine düşük dozda tüm maç bileğe, tendona, siyatik sinire çalışmak
-Maç sonrası açıklamalarıyla kulübü tam bir ortam malı profiline, “isteyene maçı satarız ama bugün iyi oynadık” moduna sokmak
Bunlar böyle devam eder aslında, benim sinirlerime dokunduğu için bitirdim. Son 6-7 yıldır dönem dönem bazı takımlar bunu denedi. Sivasspor, Eskişehirspor, Kayserispor, hatta Gaziantepspor. Ama Antalyaspor kadar istikrarlı olamadıklarından olacak, hiçbiri bu sistemle devam etmeyi tercih etmedi. Futbol katilliğinin kalesi olarak dimdik ayakta duruyor Antalyaspor. Geçen sezon 12, bu sezonun daha 9. haftasında 4 beraberlikle. Yine de takdir etmek lazım, en azından biri hariç her takıma karşı böyle oynuyorlar. Türk futbolunun içine sıçma madalyonunun diğer yüzünde bazı maçlarda tabiri caizse “köpek gibi” oynayan takımlar var. Oyuncuları İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşısında maçtan hemen önce ikişer porsiyon mantı yemiş, üstüne de birer şişe Passiflora dikmiş gibi oynayan ama Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor karşısında canavarlaşan, futbolun izin verdiği ve vermediği her türlü imkanı kullanarak puan (ç)almaya çalışan takımlar, okyanusların güneş ışığı almayacak kadar dipteki bölümlerini çağrıştıran ligimizin seviyesini iyice dibe çekiyor. Türkiye’de orta düzey takımların büyüklerden puan almayı onur meselesi değil, ilerleme ve büyüme meselesi yaptığı gün çözülecek sorunlarımızın büyük kısmı.
Çok uzatmadan sahaya, Kayseri’nin henüz kulak koparmayan soğuğuna dönme vakti geldi sanırım artık. Maç öncesinde iyimser olan kimse yoktu sanırım benden başka. Engin sakat, Sabri cezalı, Baros sakat, Gökhan Zan sakat, Kazım sakatlıktan yeni çıkmış… Umutlarımı yeşil tutan iki şey vardı. Biri Servet Çetin’in de cezalı olmasıydı, zira Gökhan’ın sakatlığında “hoco bönü oynotmoyo” ergenliğinde, takımdaki yerini ancak başka birinin sakatlığıyla aldığının farkında olan, Marsilya’nın zamanında önerip sonra geri çektiği teklifine hala yalnız gecelerinde ağlayan Servet, takımı basitçe yakmaktan öteye geçip odun kömürü haline getirebilirdi. Şanslıyız ki Fatih Terim Ceyhun Gülselam’ı stopere yamamak yerine Semih Kaya’yı sahaya sürecek kadar oyuncularına güvenen bir teknik adam.
İkincisi de Terim’in kadroyu olması gereken şekilde kuracağına olan güvenimdi, ki Kayserispor gibi ağır rakip bulduğunda ciddi tempolu oynayabilen bir takıma karşı Yekta’yı, hatta Ayhan’ı sahaya sürerek maça bir adım önde başladı. Yedeklerde hızlı ama tercihlerinde pek çabuk olmayan Kazım’ın, stopere çekilebilecek Balta’nın soluna getirilebilecek Çağlar’ın, tahta bir çubuktan daha dirençsiz Emre Çolak’ın olması bu seçimlerin değerini arttırıyor.
Takım yine hareketli, top oynamaya istekli başladı maça. Geçen üç sezondan sonra izleyeceğim herhangi bir şeye güvenebileceğimi zannetmezken, en azından beni maçlardan önce ciddi şekilde rahatlatan, bir şekilde kazanırız, kazanamazsak bile savaşırız düşüncesine yönlendiren şey bu. Savaşan, isteyen, yenilse de sahada nasıl duracağını bilen takım. Bunun en büyük nedeni Fatih Terim, diğer nedeni de Felipe Melo.
Kendisini Fiorentina döneminden bu yana takip edenler bilir, Melo sahada yatan, maçı pek koşmadan bitirmeye çalışan bir arkadaşını görürse rahatlıkla kavga eder, üzerine küfrünü edip maça konsantrasyonundan zerre kaybetmeden döner. İdmanlarda kendisinin tatlı-sert müdahalelerine ve laflarına maruz kalan arkadaşları, sahada yeterince mücadele etmezlerse Terim’den önce Melo tarafından fırçalanacaklarını kavramış olmalı.
İlk 10 dakika beni biraz ürküttü aslında. Riera’nın üst üste yediği 3 tekme sonrası faulü alamaması ve Fatih Terim’i her görüntüye aldığında kadraja Mert Çetin’i de sokan Lig Tv yüzünden son derece gergin bir ortamda başladım maça. Makina düzeni denebilecek kadar sistemli oynama hedefi olan takıma aniden Ayhan’ın girmesi de hepsinin üzerine güzel bir etken oldu. İlerleyen dakikalarda über hakem Cüniyt faulleri vermeye başladı, Mert Çetin kadrajdan çıktı ve Ayhan hayret verici bir şekilde takıma yapabildiği kadar uyumlu oynamaya başladı.
Kayserispor beklemediğim kadar istekliydi en başta, ama beklemediğim kadar da etkisizdi.Rakibin Amrabat’ın dalak patlatan koşuları dışında bir numarası olmadığı daha 15 dakikada belli oldu. Hasan Ali Kaldırım ara sıra denediği Ergün Penbe ortalarıyla bu gerçeği yalanlamaya çalışsa da, “bek oyuncusuyum lan ben!” diye bağıran tarzı yüzünden pek etkili olamadı. Semih’in bulduğu şansı iyi kullanması da bunda etkiliydi doğal olarak. Zan’ın uzun süreli sakatlığında “haftaya yine Servet oynayacak ve ben hüzün gecelerinde sigara eskiteceğim” demeyeceğimiz için bile sevilmeli Semih, saygı gösterilmeli, desteklenmeli.
Dakikalar 18′i gösterirken Galatasaray kahve insanı tabiriyle “tık tık abi, basit futbol, tık tık” sistemine döndü. Seri, çabuk, isabetli ve kısa paslarla rakip ceza sahasına rahatça ilerleyen Galatasaray doğal olarak beni korkuttu. Takıma inanmadığımdan değil, böyle istikrarlı ve seri bir oyun tarzı için henüz çok erken olduğundan. Ertem Şener üslubuyla anlatmak gerekirse, Yimpaş Yozgatspor karşısında oynansa belki normal görülebilecek bu oyun Kayserispor karşısında gerçekleşiyor, kitleleri kendisine hayran bırakıyordu. Buradan da anlaşılabileceği gibi herhangi bir kavramı Ertem Şener üslubuyla anlatmaya pek gerek yok.
Monet tablolarından koparılmış gibi geçen 5-6 dakikadan sonra Kayserispor hafif toparlandı ve “Bize bu frenk oyunları sökmez” cümlesini Elmander’i çökerterek ifade etti. Şükür ki Cüneyt Çakır faul pozisyonlarında yardımcısına bakıp onay almak yerine gördüğünü çalabilen bir insan evladı olduğu için Kayserispor Galatasaray’ı tekmeleyerek sindiremedi. Bunun sonucu olarak takım isabetli paslarına devam etti ve çok ciddi tehlikeler yarattı.
Bu ataklarla golü eninde sonunda bulacağı belli olan Galatasaray, Riera’nın klas ortası ve Elmander’in Hakan Şükür’den emanet “sıyıran kafa”sı ile öne geçmeyi başardı. Yine de ilk yarının son dakikaları gol pozisyonu haricinde oyunu istemeden de olsa refleksif soğutan Kayserispor yüzünden sıkıcı, Okay’ı Steven Gerrard’a benzeten spikerler yüzünden yorucu, topu alır almaz bulduğu ilk boşluğa (gerekirse taca doğru) depar atan Amrabat yüzünden de anlamsız geçti diyebiliriz. Riera’nın Riveros’un arkasından “Seni çizgide yakalarsam kaval kemiğini tornacıdan tekrar çıkarttırıcam olm!” serzenişi dışında pek dişe dokunur bir olay olmadı ve ilk yarı güzel, temiz bir skorla sona erdi.
İkinci yarıda (en azından ilk 15 dakikasında) Kayserispor bu sıkıcı oyunu düzgün paslarla birleştirerek Galatasaray’ı ciddi anlamda bunaltmaya başladı. Yekta’nın sakatlanıp çıkışı ve Aydın “the chosen one” Yılmaz’ın girişiyle orta saha bölgesinin dinamik oyununun çöküşü, sazlıkların arasına saklanıp avını bekleyen bir çita gibi sinsice oynayan Kayserispor için doğal bir avantajdı. Yine de Amrabat’ın kafasının çakallığa futboldan daha çok çalışması yüzünden oyun çok fazla durdu ve bu baskı net bir pozisyon getirmedi. Ancak net pozisyon getirmeyen ataklar ciddi bir problemi işaret etti. Galatasaray savunmasını önde kurma isteği yüzünden ara toplara karşı çok ciddi şekilde sorun yaşıyor ve bunu engellemek için ikincil bir savunma planı henüz yok. Dolayısıyla rakibi hücumda tedirgin edemediği her an, refleks olarak geri çekilmeye çalışan ama sisteme bağlı kalmak adına geride çok büyük boşluklar bırakan ve kötü yakalanan bir takım olacak ortada.
Neyse ki Galatasaray 70. dakikada rakibi hücumda tedirgin etmek yerine doğrudan gol bulmayı tercih edip rahatladı, rakibini de maçtan kopardı. Selçuk’tan sezon başından beri beklediğim soğukkanlı ve çabuk hamlelerin bu maçta ortaya çıkması, önümüzdeki haftalarda hem hücumun hem savunmanın daha etkili ve istikrarlı çalışacağı anlamına geliyor.
Ligin 9. haftası da bizim için böylece bitti. İlerleyen haftalarda bazılarını mamalamazsa döküleceği belli olan Fenerbahçe’nin hala arkasında olmak hoş değil. Ama böyle zor bir deplasmandan üç puanı çıkarıp diğerlerinin Kayseri karşısında “o ilk gol”ü bulana kadar uğraşmasını izlemek hoş olacak. 6 gün sonra Mersin, ondan iki hafta sonra da Beşiktaş maçı var. Bu Premier League temposunda giden ligde önce bir hafta, sonra 15 gün ara vermek garip olacak. Ama takımın oynamaya çalıştığı yakıcı futbolu iyice oturtması, savunmadaki geniş alan sorununu çözmesi ve son paslardaki tercihlerini cilalaması için bulunmaz bir dönem. Bazıları Galatasaray’ın önünü tekrar kesmek için çalışmaya başlamadan önce dinlenmek lazım. Olduğu kadar.
