02 Ekim 2011 · naergon · 2 yorum

Kötü hakemliğin sınırlarını zorlamayı her hafta farklı bir teknikle başaran Cüneyt Çakır’ın, Şampiyonlar Ligi’nde nasıl maç yönetebildiğinin konuşulması gereken bir gündü bugün aslında. Yani atıyorum Zimbabwe’de ertesi güne çıkmazdı, İngiltere’de olsa şu performans The Sun tarafından ağır dalgaya alınır, diğer tabloid gazeteler de elinden geldiğince giydirirdi. “Yeaea Avrupa’da böyle değil” gerzekliği yapmıyorum, ama bu ülkede artık her saçma olay garip bir şekilde kanıksanıyor. İki üç ay önce şike soruşturması nedeniyle kendinden geçen, marka değeri diye haykıran, dumurlardan dumurlara yelken açan güruh şu anda hayatından gayet memnun, sanki hiç olmamış gibi bütün bunlar. Sanki Mehmet Ali Aydınlar yarın çıkıp “Küme düşmeyi kaldırıyoruz, ayrıca şike yapan kulüp eğer yakalanmazsa bize başvurup plaketini alabilir” dese iki ay içinde yine Samsunspor’un lige getirdiği renkten bahsedecekmişiz gibi.

Neyse, sahaya dönelim. Eskişehirspor gibi bize ters geldiği bilinçaltımıza kazınmış bir takım karşısında alınan üç puan, daha da önemlisi gol yemeden iki farklı alınan üç puan sonrası Ankaragücü maçı gereğinden fazla önem kazanmaya başladı. Tıpkı bu sezon oynadığımız ve oynayacağımız her maç gibi. İBB maçı geçen sezonun ağır yaralarının iyileşmesi yolundaki ilk adım, Samsunspor maçı İBB yenilgisinden sonra erken havlu atmama savaşı, Karabük maçı deplasmanlardaki uzun süreli dağılmanın toparlanma süreci, Eskişehirspor maçı da dur-kalk şeklinde giden Galatasaray’ın puan kaybettikten sonra “kalk” mücadelesi. Aynı durum bugün de ortada, eğer Ankaragücü maçını kazanırsak seriye başlıyoruz, kazanmayı öğreniyoruz, puan kaybedersek dur-kalk devam ediyor. Bundan iki hafta sonra oynanacak Bursaspor maçı da takımın neredeyse her büyük maçı kaybetme serisini bozmak için önemli olacak.

Ne yazık ki bu kader maçı geyiğinin her müsabakada ortaya çıkışının nedeni basın veya nankör taraftarlar değil, takımın kendisi. Son üç yıldır ortada olan (kısa dönemler dışında) rezalet performans Antalyaspor’dan Gaziantepspor’a kadar her takımı ihya ettiği için, kiminle oynarsak oynayalım hem “bunlar bize ters geliyor”, hem de “hadi artık seriye başlayalım” önemi kazanıyor her lig maçı. Şampiyonluk gelmediği sürece de bu böyle devam edecek.

Galatasaray’ın ilk 11′i aklı olan herhangi bir Galatasaray taraftarının istediği takıma en yakın şekildeydi. Arena’da olsa aşırı kalabalık kalacak orta saha bölgesi de deplasman için mantıklıydı. Belki de Ankaragücü gibi bir takıma karşı fazla mantıklıydı. Ziya Doğan’ın doğaüstü gücü olan Ayman, Illuminati tarafından devre dışı bırakıldığı için Ankaragücü istekli ama etkisiz başladı. Bu dakikalarda seri ve isabetli paslar gelmesine rağmen, Karabükspor’un da kullandığı “total rölanti” taktiğine karşı son toplar rakipte kaldı.

Bu etkin rölanti taktiği Anadolu takımlarının son iki sezondur Galatasaray’dan puan koparmak için kullandığı tek ve en etkili silah. Bu oyun anlayışını şöyle özetleyebiliriz: Takım sahaya savunma ağırlıklı ama sanki hücum etmeyi tutkuyla, ölesiye istiyormuş gibi dizilir. Olağanüstü saçma yerlerde rakibe 4-5 oyuncuyla pres yapılır. Bu pres zaman zaman hakemden gizli atılan tekmelere, bileğe basmalara dönüşebilir, sistemin getirdiği bir durum. Ayağına topu aldığında üç pastan ötesini göremeyen takımımız, yine de ölümüne baskıyla topu çalmaya çalışır. Çalar, ileri hızla çıkar, kaptırır ve tekrar baskıya başlar. Böylece rakip hem rahat hücum edemez, hem de hücum illüzyonu sayesinde “lan gol yemeyelim” düşüncesiyle savunmasını ileri çıkaramaz.

Tabii ki bu taktiği bile uygulamaktan aciz Ankaragücü’nün golü yemesi pek gecikmedi. Hakan Şükür astral seyahat yoluyla stada gelip, Küçük Hakan’dan aldığı iki paket burun bandını kurban ettiği bir ayin ile Rajnoch’un vücuduna girdi. O kafa golü Galatasaray’ın 3000. golü olarak Rajnoch’a yazılmuş olsa bile, asıl golü atan Hakan Şükür’dür. Bu gol sonrası Galatasaray artık kulüp tüzüğünde bile yer alan geriye yaslanma taktiğine başvurmak yerine hücumda adam bırakmayı tercih edince ikinci golü kontratak ile buldu. Maçı izlemeyenler kafamın güzel olduğunu zannedebilir ama hayır, Galatasaray gerçekten (sanırım dört yıl sonra) kontrataktan gol buldu, buna alıştırın kendinizi.

İkinci gole rağmen Ankaragücü ısıran, hücum eden takım hologramını sahadan çekmedi. Özellikle ezilenin dostu, küme düşme hattı takımlarının gözdesi Hürriyet Güçer’in “yeaeae hoca bunun neresi faul!!1!1″ tabanlı, hakem duyma mesafesinden uzaklaşınca “…… hakem gibi senin” merkezli seyreden oyunu beni ciddi anlamda etkiledi. Rıdvan Dilmen’in bir defansif orta saha oyuncusundan beklediği oyun tarzı da buydu sanırım, o yüzden hiç kasmadan Türkiye’de 80 civarı Lorik Cana bulabiliyordu.

Ankaragücü’nün o hologramı bozup elle tutulur bir baskı kurmayı denemesinin sonucu olarak, ilk yarının kalan bölümü Galatasaray sol bölgesinin hiç ortada olmadığı, Engin Baytar’ın Balta’nın yerine savunma yaptığı, hatta kendi kademesine girdiği, üç saat boyunca bulutları izletip hayatın anlamsızlığı ve havyar üzerine düşündüren festival filmleri şeklinde geçti. Kimseyi ezmek, haysiyetiyle oynamak istemiyorum. Ama Kaan Söylemezgiller gibi, varlığının anlamlı olup olmadığını tartışabileceğim oyunculardan oluşan bir kadroyla sahada olan Ankaragücü’nün presine zaman zaman karşılık verememek iyiye işaret değil.

Tatsız tuzsuz bitmeyi başaran ilk yarıdan benim aklımda kalan iki şey vardı. Birincisi Riera’nın yapmadığı koşular, ikincisi de herhangi bir teknik direktörün taraftar tarafından taşlanmamak için her maç ilk 11 başlatacağı Eboue ve Baros’un, Fatih Terim tarafından rahatlıkla yedeğe çekilebilmesi ve bunun takıma çok büyük yarar sağlaması. Kimsenin yalakalığını veya daimi düşmanlığını yapma gibi bir niyetim yok, bu oluşumda da yazarların büyük kısmının ağır önyargıları yok. Ama burada bile zaman zaman Fatih Terim’e duyulan oto-antipati hissediliyor. Uzatmaya gerek yok, bu gibi hamleleri başkası yapsa ve başarılı olsa bazı organları yalanır, ancak Fatih Terim yapınca “kaos futbolu oynatıyor, takımla çok oynuyor, eskisi gibi değil” oluyor. Hoş değil.

Türk futbol tarihinin en büyük taktik dehalarından Ziya Doğan sahadaki oyundan memnun olduğu için, ikinci yarı ilk yarıdan pek farklı başlamadı. Ama ilk on dakika sonrası Ujfalusi’nin çılgın çıkışı, rahatsız kaleci Özden’in “kimi sakatlasam lan” bakışları, iyice havasını bulan Melo-Selçuk ikilisinin denemeleri ve Ankaragücü’nün parçalı bulutlu hücumlarıyla, bu garip maç kendisinden beklenmeyecek kadar heyecan kazanmaya başladı. Bu heyecandan hiç etkilenmeyen iki isim vardı, biri olmayan adamı bile kaçırabilen ebedi yorgun Hakan Balta, diğeri de takımın en düzgün oynayan oyuncusu olmaktan fırsat bulduğunda Fırat Aydınus’la geyik çeviren Melo. Bunların yanına bir diğer gamsız Eboue’yi eklemeye karar veren Fatih Terim bu maç için belki pek iyi bir hamle yapmadı, ama Eboue’nin sezonu yatarak geçiremeyeceğini anlaması için doğru bir karardı.

Eboue için ayrı bir parantez açalım, ama tek bir parantez yetmeyecek sanırım. Türk futbolunda bir efsane olan “yatmaya gelen yabancı” klişesinin içini tamamen doldurmayı başarabilen bir oyuncu yoktu yıllardır. Eboue eğer kendisine gelmezse bu ülkede bu kavramla birlikte anılacak kariyerinin kalan bölümünde.

65. dakikadan itibaren belli bir tempoda devam eden maç, Galatasaray savunmada sağlam ve hücumda son hamlelerde etkisiz olunca penaltı dışında 25 dakika daha devam edip pek bir şey olmadan sona erdi. Yalnız umarım Baros bu penaltılara alışmaz. Çünkü iki hafta üst üste oyuna sonradan girip penaltı alıyor ve kocaman bir karaktersiz çıkıp “Galatasaray’ın penaltıları incelensin” derse, rakip stoper silah çekip kafasına sıksa bile penaltı alamayabilir. Neyse, takım en sonunda iki maç üst üste ve gol yemeden kazanabildi, bir iki oyuncu dışında kimse formsuz görünmedi, burada alınan üç puan deplasman fobisini umalım ki bitirdi ve en önemlisi, Hürriyet Baros’la girdiği ikili mücadelede tokadı yedikten sonra hakeme ağlamayıp, yerli oyuncuların değerini bilmediğimizi bir kez daha gösterdi.

Şimdi ciddi derecede uzun bir milli maç arası var. Yabancılarını hiç saymadan sekiz oyuncusunu milli takıma gönderen bir takım ne derece ara vermiş sayılır bilemiyorum. Yine de Bursaspor maçı öncesi takımın birbirine biraz daha alışması, verilen talimatların detaylarını uygulayabilecek duruma gelmesi için uygun bir dönem. Bize ters gelenlerin tersine gitme zamanı geldi sanki.

"Ankaragücü Galatasaray Maçı" yazısına 2 Yorum yapılmış.
Sherlock Holmes yazmış bi'şeyler:

Fatih Terim’in Eboue’yi yedek soyundurması çoğunluk tarafından yerinde bir hareket olarak karşılanıyor zaten ve ” Eboue’yi neden oynatmıyor, kafası iyi galiba ” tandanslı Terim’e laf çakma seansları yok ortalıkta. Baros’un yedek kalmasına da sadece Baros sempatizanları üzülüyor fakat onlar da lafı Terim’e getirmiyorlar. Yaptıkları tek şey; Baros daha iyi çalışmalı, güçlenmeli oluyor. Terim’e olan sadakatlerinden ve bağlılıklarından Baros ve Eboue için ödün verdikleri yok. 3-5 zibidinin yaptığı da kaideyi bozmuyor zaten.

Tüm bunlara rağmen Eboue ve Baros’tan yola çıkıp mevzuyu ” başkası yapıp başarılı olsa yalanırdıya ” getirmek güzelim yazının ahengini bozan tek nokta.. Ki zaten Eboue ve Baros’un yedek soyundurulmasını bir zibidi olarak algılanan ben dahi takdir ediyorsam, arkadaş paralel evrenden herhalde der ve susarım :)

Mutlak kazanması gereken bir takımın, kaybedeceği hiç bir şey olmayan bir takıma karşı top oynaması kadar zor ve süprize açık bir durum olamaz. Tıpkı 1993 yılında Galatasaray’ın soyunma odasına 2-0 mağlup olarak gittiği Manchester United maçı misali. Fakat kontrolü elden bırakmayan Galatasaray’da bu maç ile takdir edilesi bir durum daha çıktı ortaya; rakibi ciddiye almak. Fatih Terim ile kazanılan, daha doğrusu kazanılabilen bir alışkanlık olmasından kelli, bu konuda övgüyü hak eden adam Fatih Terim’in ta kendisidir.

Eboue için de küçük bir tüyo; Afrika Kupası’nda boy göstermek için sakatlanmamak adına bir kendini gizleme metodu olarak yorumlanabilir şu anki performansı. Ki Terim; ” Afrikalı oyuncu istemiyorum, çünkü takımdan uzun süre ayrı kalacak ” diyerek Muntari’ye onay vermedi. Eboue’yi kemik kadroda düşünmemesinin sebebi de, bir süre sonra Afrika Kupası için aramızdan ayrılacağından şablonu zırt pırt değiştirmek istemeyişi olabilir.

Aklıma Rocky IV geldi. Rocky değiştiyse Terim de değişebilir diyorum artık.

İmza : Terim’e karşı ağır önyargısı olan yorumcu bozuntusu.

naergon yazmış bi'şeyler:

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25469656
http://www.uludagsozluk.com/e/13307294/
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25351849

bunlardan birini yazan galatasaraylı değil ama öyle iki dakikada bulabildiklerim bunlar. yani “terim baros’u sildi”, “baros gibi adam harcanır mı ulan”, “terim’in kaos futbolunun kurbanı oluyor baros” gibi yazılar var. hatta sonradan girip penaltı aldırmaya başlayınca ilk 11 çıkmadığı için iyice coşanlar var. ama burada öyle takımdan bağımsız direkt terim’e giydirme, ya da “terim de adam mı yeaea, gitsin” tarzı bir şey görmedim hiç.

yazının o bölümünde genel olarak fatih terim’e duyulan gereksiz refleksif antipati vardı aklımda. kimseye laf çarpmak değil de böyle düzgün ilerleyen bir yerde bile ara sıra terim’e antipati hissedilebileceğini anlatmaya çalıştım. ki bu anormal değil aslında, ikinci galatasaray döneminde ve milli takımda pek dost kazanmadı kendisine.

Yorum yap



Okuduğunu anlamayanların yorum yapması yasaktır!

Sorosçu Aslanlar ® · Copyright © 2010 · Tübilmer · RSS2 · RSS · Atom · RDF
Kayıt Ol · Şifre Neydi?
Zamanlama çok açısından manidar
Ekim 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eyl   Ara »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31