Eskişehir, üzerine “Galatarasay’ın belalısı” etiketi yapışan takımlardan. Spikerler bunu acayip bir tespit gibi zevkle söylüyorlar ama son yıllarda Galatasaray’ın belalısı olmayan bir takım yok ki kıymet-i harbiyesi olsun bu tespitin. Üstelik doğruluğunu da yitirmiş bir tespit bu, geçen sene en kötü dönemimizde iki maçta da yendiğimiz az sayıdaki takımdan biri Eskişehir. Yine de maç öncesi spikerinden taraftara herkeste bu algı vardı. Her maçımızda olduğu gibi bu algının korkusuyla başladık maça.
Maç öncesi 11′i gördüğümde sevindim. İlk üç haftaki hücum sıkıntılarının başlıca nedeni orta sahada çalım özelliği yüksek, dripling üzerinden oynayan bir oyuncumuz olmaması ve bu yüzden de rakip stoperlerin çok rahat etmesiydi. Kanattaki adamlarımız da beklentilerin çok altında kalınca çakılı defans dörtlüsü, orta sahadaki düz beşli ve rakip stoperlerle ön liberoların kucağındaki santraforla oyunu rakip sahaya yıkan ama sonrasında ne yapacağı hakkında fikri olmayan bir takım izlemiştik. Samsun maçının ikinci yarısındaki 4-4-2 ümit verse de belki Baros – Sercan’ın form durumları belki de Terim’in iç saha avantajına güvenip bir deneme daha yapmak istemesiyle Engin orta sahaya monte edildi. Hücumun ritmini bulması için 4-2-3-1′le sahaya dizilmemiz gerektiğini düşünen biri olarak kadroyu görünce sevindim haliyle. Elbet Engin de santraforun arkasında o rolün adamı değil, hele yaz boyu konuşulan Diego’lar Arşavin’ler düşünülünce hiç değil ama eldekilerin en uygunu da oydu. Sol açıktaki Arda Turan fikrinden ne kadar hoşlanmıyorsam 4-2-3-1′in trequartista’sı olarak Arda bu takımın en ihtiyacı olan adam olabilirdi, hatta herkesin birilerini aradığı, geri istediği şu aralar ben de bi katkıda bulunayım; Misimoviç bu takımın herşeyi olabilirdi. Ama artık ikisi de yok ve Engin gibilerinden yapamayacakları şeyleri beklemeye muhtacız.
Tabii bunlar benim maç öncesi beklentilerimdi. Maç başlayınca gördük ki 4-5-1 şeklinde dizilip orta sahayı haddinden de fazla kalabalık tutacak takım. Bu Terim’in isteği miydi yoksa Engin kendini göstermek istemenin getirdiği hırsla mı bu kadar fazla mücadele etti ve haliyle hücum aksiyonlarından uzak durdu bilmiyorum ama ilk 20 dakika soruna ilaç olamadı yeni düzen de. Anlamsız bi baskı kurduk rakip sahada, Melo – Selçuk yapışık ikizler gibi oynamaya devam etti, Kazım – Riera eskisinden de çok orta sahaya yakın kaldılar ve olgunlaşmayan Eskişehir kontralarından başka birşey göremedik.
Bu ilk yirmi dakika aklımdan Fenerbahçe ve Beşiktaş geçti. İlk 4 hafta sonunda bu takımların oynadığı silik ötesi futbol beni çok umutlandırmıştı, aldıkları şans puanlarının ilerleyen haftalarda dönüşü olmayacağını düşündüğümden üç haftada alınan 4 puana rağmen bizim takımı çok önlerinde görüyordum ama bu yirmi dakika oynanan sıkıcı ve amaçsız oyun acaba onlardan farkımız yok mu diye düşünmeye itti beni. Şu ana kadar oynanan maçlardan çıkardığım sonuç problemlerimizin çözülebilir düzeyde olduğuydu ve herkes gibi özgüven probleminin tatsız tutsuz anların bir numaralı müsebbibi olduğunu düşünüyordum. Bugün ilk kez özgüven problemini gerektiğinden fazla mı büyütüyoruz, bu takımın da kapasitesi ancak bu kadar mı diyordum ki Selçuk’un nefis kesmesi geldi.
Golden itibaren resmen takıma “can” geldi. Sonraki 15 dakika boyunca iki dakka önce dip dibe oynayan, aynı pasa iki kişi koşup topu rakibe bırakan, rakip ceza sahasına yaklaşınca pas atacak kimseyi bulamayıp etrafında 10 defa dönen adamlar gitti, doğru düzgün spacing yapan, tek topu zekice oynayan, rakibin üzerine gitmekten korkmayan oyuncular geldi. O an bu özgüven illetinin öyle küçük görülür bir tarafı olmadığını anladım. Fenerbahçe ve Beşiktaş da problemlerini çözmeye uğraş vereceklerdir muhakkak, bu kadar kötü oynamaya devam etmeyeceklerdir. Ama mevcut kadro yapısıyla ikisinden de iyi durumda olan Galatasaray bu zihinsel problemi aşmayı becerebilirse ligin en net favorisi olacak. Elbet bizim de kadro yapısı olarak çok iyi durumda olduğumuzu söyleyecek değilim, hatta iyi geçirdiğimiz bi transfer döneminde bile büyük yapısal hatalar yapılmaya devam edildi ama rakiplerle karşılaştırıldığında ümitli olmamak için sebep yok.
Maça dönersek bu sefer bir mucize oldu ve 1-0 öne geçtikten sonra ceza sahamıza giren ilk topta golü yemedik. Bunda Eskişehirli futbolcuların kaleyi bulamamış olmaları da etken tabii ama Aykut yandan gelen bir topa doğru hamleyi yapmayı bile becerdi. O an bu maçın dönmeyeceğini anlamıştım. 2-0 yaptıktan sonra çok iyi top yaptı takım. Kazım ve Riera günlerinde olsa daha da artardı fark ama bir türlü dikine oynamayı beceremediler. Bir iki sönük Eskişehir atağı dışında rahat bir ikinci yarıdan sonra kazandık.
Futbolcu performanslarına baktığımızda herkes gibi Melo ve Ujfalusi’yi başa yazmak lazım. Bugün Adnan Öztürk “devre arası önemli transferler olacak” demiş. Ayırdıkları kaynak nedir bilmiyorum ama ben kendilerine o kaynağı Melo için sezon sonu önermeyi düşündükleri rakama ekleyip yarın öbür gün Juventus’a sunmalarını öneriyorum. Gelecek yıl Şampiyonlar Ligi’ne Melo’suz çıkılmamalı. Hadi arıza çıkaracağı bir iki maç haricinde Melo’nun bu performansı vereceğini az çok bekliyorduk, Ujfalisi’yse beklenti – verim açısından yılın transferi olmaya doğru gidiyor. Ujfa’yı eskiden beri çok seven biri olarak ben bile çok şey beklemiyordum kendisinden ama şiir gibi bir stoper performansı gösteriyor iki haftadır. Umarım Lucas Neill’da olduğu gibi ağzımıza çalınan bir kaşık bal olarak kalmaz bu, sezona yayılır. Gökhan Zan’ın da hakkını yemeyelim, bugünkü gibi büyük hata yaptığı Samsun maçı dahil çok iyi oynuyor. Doğru pozisyonu alıyor, hamlelerde gecikmiyor, aklını kullanıyor. Bugünkü zamanlama hatası ve geçen maçlardaki kritik bölgelerdeki pas hatalarını oynadıkça azaltacağını umuyoruz.
Gelelim bir dönemin on harflisi Balta’ya. Ben Hakan Balta’nın Servet’i bozduğunu düşünenlerdendim. Servet’in karakter konuları bi tarafa o kadar da kötü bir stoper olmadığına inananlardanım çünkü. Ama sol stoper oynadığı için sürekli arkasına adam ve top kaçıran Balta’nın pisliklerini süpürmekten kendisinin kötü göründüğünü düşünüyordum. Fakat Servet’siz oynanan maçlar beni haksız çıkardığı gibi aslında tam tersinin olduğunu da gösteriyor sanırım. Sağında Ujfalusi gibi bir kapı bulunan Balta daha az kademe hatası yapıyor, rakibe daha güvenle basıyor ve hücuma daha istekli çıkıyor. Sağımızdan kullanılan bir kornerde bile sağ kanattan topa vurması bu güvenin bir göstergesi. Hala fiziksel yetersizlikleri yüzünden ideal bir Galatasaray’da oynayamaz ama güveni ve iştahı yerinde olunca büyük bir arıza olmaktan çıkıyor.
Sabri standart bek performansını sergiledi. Form tutan bir Eboue’yle dönüşmeli olarak sağ kanatta güven verecektir. Kendisine tek kızdığım konu hücuma çıkıp top kaptırdığında yaptığı şok presin kontrolsüzlüğü. Pres neticesinde topu kazandığı nadir zamanlarda bizim takım çoktan geriye koşmaya başladığı için 5 saniye sonra topu yeniden rakibe veriyoruz, topu kazanamadığı çoğunluk anlardaysa arkasını tamamen boşaltmış oluyor ve kontrayı yiyoruz. Onun dışında her tür kötü orta, kötü şut kendisine helaldir. Korkmadan denemeye devam etsin.
İlk 20 dakikadaki çekingenlikten sonra Selçuk Melo’nun yapışık ikizi gibi dolaşmaktan vazgeçip daha önde topla oynamaya başladı ve takıma doğrudan etki etti bu. Gözü kapalı attığı paslarla standart Selçuk performansı gösterdi o dakikadan sonra. Riera, Kazım ve Engin’den beklediği desteği alamayan Elmander stoperlerle boğuşmaktan o paslara koşu yapacak durumda kalmıyor, Baros’un yeniden form tutmasını beklememiz lazım galiba Selçuk’un asist krallığına oynaması için. Kazım üstüste 4. maç takıma hiç birşey katmamaya devam etti. Kendisinden şu düzende beklenen Elmander’e yaklaşması ve rakip bekiyle sol stoperinin dengesini bozması ama o ortaya gelip top alarak oyun kurmaya çalışıyor. Daha da fenası Terim hala kendisinden memnun görünüyor. Riera da topsuz alandaki oyunuyla çoğunluğun olurunu aldı ama o da üretkenliğe katkı yapmıyor. Yerine geldiği Arda’nın bu takıma en büyük zararı oyunu yavaşlatmasıydı. Bir kanat oyuncusu olarak dikine değil enine oynama gayretiydi. Riera maalesef Arda’dan daha beter yavaşlatıyor oyunu. Aldığı her topta kontrolü, topu sağa dürtmesi derken rakip pozisyonunu alıyor. Dar alanda çalım yeteneği de yüksek olmadığı için Selçuk, Melo ya da Engin’e topu çıkaramadığı her an tökezliyor. Yeni gelmiş bir yabancının yüksek mücadelesi takdire şayan ama fazlası lazım. Bunun dışında ikinci yarı boyunca beklediğimiz Sercan ya da Baros hamlesi gelmedi. İkisini de test etmek için herşey hazırdı, 2-0 skor, risk alan rakip, yorgun stoperler. Fakat Terim kullanmadı bu tercihini takımı diri tutmak adına. Umarım bir tavır yoktur ortada çünkü ikisine de çok ihtiyacımız var.
Şimdi zihinsel yaraları sarmak için çok iyi bir dönemeçteyiz. Haftaya olabilecek en iyi deplasmana çıkıyoruz. Rakip ligin en zayıf takımı Ankaragücü. Sonra araya milli maç giriyor ve dönüşte Aslantepe’de Bursa’yla oynuyoruz. Uzun zamandır “şöyle olursa böyle olur, üstüste şunları kazansak toparlarız” diyip sonunda hüsrana uğramaktan bıktık ama ümitli olmaktan başka çaremiz de yok. Murat Özarı gibi konuşmak gerekirse şans bir yerde dönecektir. O yer bu maç olsun.




